Etiket: Karaburun

Karaburun için bloglar

Karaburun için ve Karaburun’la ilgili birşeyler yapmak, yazmak isteyen çok kişi olduğunu biliyoruz ne zamandır.

Gelişmelerin sağladığı avantajlar ve buna bağlı yenilikler web günlüklerini ortaya çıkardı. Bu gelişme de, içerik geliştirmeyi ve yazacak olan kişinin web bilgisi olmasa da, site yönetebilmesini mümkün kıldı.

Böylece bugünlere geldik.

Şimdi yeni bir dönem: Herkes kendi Karaburun’ununu anlatabilir artık.

Siz de, Karaburun ile ilgili yazabileceklerim var diyorsanız haberleşelim.

Karaburun semalarında bir masal çöpçatanı: İbibik

Ömür Ceylan

ibibikKaraburun’u geç de olsa tanıdıysanız, Tanrı’nın ne kadar şanslı kullarından biri olduğunuzu da sanırım biliyorsunuzdur. Hele bir de bu satırların sahibi gibi -laf aramızda- “eş durumundan” Karaburunlu iseniz eminim keyfinize diyecek yoktur. Bu yarımadada yaşayan ve sıradan insanlara göre Tanrı’ya çok daha borçlu sayılmaları gereken güzel insanlar kendilerini ne kadar ayrıcalıklı hissetseler haklılar.

Ama Karaburun kızlarının güzelliğini bilenlerce kolaylıkla tahmin edileceği gibi sayıları bir hayli kabarık olan “damat” taifesini de lütfen yabana atmayınız. Aralarında benim de bulunduğum bu “saf” bozkır çocukları, zeytin hasadı sırasında kayıplara (nebedize) karışsalar da çeşmelerde kına yıkayıp keşkek karıştırdıktan, lokma döküp pekmez kaynattıktan sonra Balıklıova’da midye yemeyi, günü Kaynarpınar’da, Bodrum’da, Yeni Liman’da batırmayı, hatta ara sıra da olsa mercan ve barbunu Tekirdağlı dostlarıyla buluşturmayı hak etmiş sayılırlar.

Harikalar Diyarı Karaburun

Latife bir kenara, Tanrı’nın yeşili ve illa da maviyi cömertçe bahşettiği bu saklı cennet, ancak belgesellerde rastlanılabilecek bir göz ziyafetine davet eder ziyaretçilerini. Hele bir de etrafınıza zamanın o yanıltıcı gözlüğünü çıkararak bakabilirseniz! Çünkü bizim ancak son sahnesine yetişebildiğimiz şaşılası evrim oyunu, yalnız tabiat bilimlerinin değil, tarih, mitoloji, antropoloji, edebiyat, folklor ve daha pek çok insanî bilim dalının milyonlarca yıldır sahnelenegelen perdelerinden ibaret. Hayat bu pencereden bakıldığında çok daha renkli, çok daha yaşanası şüphesiz. Karaburun ise tam bir harikalar diyarı.

Mesela sırtınızda tüfek Bozdağ’a tırmanırken, İnecik’in huzurlu ortamında çayınızı yudumlarken ya da Saip’te bir akşam oturması sırasında, uzaklardaki kayalıklarda ya da ağaç kovuğunda yuva yapmış bir ibibikten geldiğini zannettiğiniz “hüüüüüüüüt” sesi, sizi bir masal iklimine götürmeye yeter de artar bile. Zira o ibibiğin ataları, Börklüce Mustafa’nın Karaburun semalarına saldığı ve Şeyh Bedreddin’e ulaşması için Dobruca’ya, Deliorman’a, Serez’e gönderdiği posta güvercinlerinden çok daha kıdemli postacıdırlar.

Hüthüt, ibik, çavuşkuşu, ipekkuşu, taraklı, tarakçın, baltacı, alihorozu, zıbıt, pupuş, bûbe, bûbek, bûbû, bûbûye, püpe, murg-ı Süleymân, şâne-ser, kûkile ve büdbüdek de denilen ibibik doğu kültürünün en sevilen kuşlarından biridir ve bu derece sevilmesinin sebebi alımlı ve farklı görüntüsünden öte Hz. Süleyman’ın haberci kuşu olarak bilinmesidir.

Halk İnanışlarında İbibik

İnsanların, cinlerin, hayvanların ve rüzgârın padişahı olan Hz. Süleyman, su bulması için hüthütü keşfe gönderir. Yemen civarına ulaşan hüthüt Seba Melikesi Belkıs’ın saltanatını görür ve su aramayı bırakarak Belkıs’ın ülkesini dolaşmaya başlar. Hüthütün kaybolmasına son derece kızan Hz. Süleyman, onu bulması için akbabayı görevlendirir. Hüthüt bulunup huzura getirilince Hz. Süleyman, onu yalnızca çok geçerli bir mazeretle affedeceğini söyler. Hüthüt de Belkıs ve ülkesinden söz eder. Hz. Süleyman hüthütü affederek, onun vasıtasıyla güneşe tapmakta olan Belkıs ve halkına davetname gönderir. Daveti kabul eden Belkıs ve maiyeti Hz. Süleyman’ı ziyarete gelir. Bu ziyaret sırasında Hz. Süleyman (veya veziri Âsaf) Belkıs’ın tahtını rüzgâr sayesinde ülkelerine getirirler. Melike Belkıs, Hz. Süleyman’ın dinine girer ve onun eşi olur.

ibibik

İbibik’in marifetleri bununla da sınırlı değildir. Halk inanışlarına göre kanadındaki tüylerden tütsü yapılan yerde pire, tahtakurusu ve karınca barınamaz. Kokusu pek fenadır. Yuvasını insan dışkısından yaptığı ve yaz günü ağzını açtığında sineklerin uçuştuğu söylenir. Çok keskin bir görüşü vardır. Yeraltında bulunan suyu, insanın bardakta gördüğü gibi görür derler. Hastalandığında akrep yiyerek iyileştiği sanılır. Eşler birbirine çok vefalıdır. Dişisi kaybolursa erkeği yemeden içmeden kesilir, sürekli feryat eder. Eğer birisi ölecek olsa hayatta kalanı artık bir daha başkası ile eşleşmez. Kanat tüyü üstte taşındığında veya savaş sırasında kulağa sokulduğunda düşmana galip gelinmesini sağlar; bir eve bırakıldığında ise o ev er geç harap olur. Dili, kişinin zekâsını arttırır ve düşman zararından korur. Gözü unutkanlığa, bağırsağı kansızlığa ve tırnakları nazara iyi gelir. Gagası saygınlığa, yuvasından alınan bir avuç toprak ise özgürlüğe kavuşturur. Sağ gözü ve yakılarak kül hale getirilmiş sol kanadı, câzibeyi ve aşk ateşini arttırır. Temizlenmiş hüthüt bağırsağı, ağarmış saçlara üç gün müddetle sürülse saçın rengini siyahlaştırır. Rüyada hüthüt görmek kötü huylu bir âlime, yüceliğe, zenginliğe ve misafire yorulur.

İbibik ve Edebiyat

Eski şairlerimiz de böylesi bir çağrışımlar hazinesine kayıtsız kalmazlar elbette. Hz. Süleyman ve Belkıs arasındaki postacılığı ve olağanüstü görme yeteneği pek çok şair tarafından yüzyıllarca şiire taşınmıştır. Hatta kimi dikkatli şairlerimiz onun o alımlı ibiğini dahi zarif benzetmelere malzeme kılarlar. 16. asır şairlerinden Zati bunlardan birisidir. Zati’ye göre başındaki ibiğiyle içli içli öten ibibik, uğruna dağlar deldiği halde sevgilisi Şirin’e kavuşamayıp sonunda balyozunu kendi kafasına indirerek intihar eden ünlü âşık Ferhâd’a benzemektedir: Hüdhüdâ benzer ki sen murg-ı dil-i Ferhâdsın Başına tîşe dokunmuş nâlede üstâdsın “Ey ibibik; feryat etmedeki ustalığına bakılırsa sen Farhâd’ın başına balyoz inmiş gönül kuşu olmalısın.” İbibik hakkında söylenebilecek daha pek çok şey var ama şimdilik bu kadarı yeterli sanırım. Nihayet bütün bunlar bir gün ibibik ötüşü duyulduğunda hatırlansın diye yazıldı. İbibik görmek ve dinlemek isteyenler içinse son bir tavsiye: Kuşlar âleminin en zarif ve en hüzünlü ibibikleri Karaburun’da sizleri bekliyor…

Karaburunlu gençler uluslararası bir projede: “Köyüm köyün olsun mu?”

adamlarİzmir Ticaret Odası liderliğinde, İzmir İl Özel İdaresi ve Karaburun Yarımadası Yerel Gündem 21’in ortaklığında gerçekleştirilen “Gençlerin Toplumsal Hayata ve Gönüllü Hizmetlere Katkısı” adlı projeyle Avrupalı ve Yarımadalı gençler bir araya geldi.

Proje kapsamında Polonya, Hollanda, Fransa ve İspanya’dan gelen 14 genç ve 3 eğitmen ile birlikte Karaburun Yarımadası’ndan 19 genç, gönüllü çalışmalara katılım ve kültürler arası diyalog konulu seminerlere katıldı.

Proje çerçevesinde:

  • Fransız eğitimci Rachid Rahoui tarafından  “Gönüllü Çalışmaları ve Araçları”
  • Hollandalı eğitmen Prof. Dr. Marco Silvani tarafından “Uluslararası Reklamcılıkta Kültürün Yeri ve Önyargının Yansıması - Empati”
  • Polonyalı eğitmen Dagmara Kolodziejczyk tarafından “Liderlik” seminerleri verildi.

Projenin eğitim programı kapsamında, Ambarseki köyünde “Kavimler Kapısı” tiyatro atölyesinde ritim çalışmaları yapıldı.

Ulusal Ajans eğitmeni Tuğba Çamsalı’nın oyunlarıyla hareketlenen proje katılımcısı gençler, projenin son gününde rehber eşliğinde Efes Antik Kenti, Meryem Ana Evi ve Şirince Köyü’nü ziyaret ettiler.

İzlenim: Projenin perde arkası

Çağdaş RAKALAR*

“Gençlerin toplumsal yaşama ve gönüllü hizmetlere katkısı” adlı proje için Avrupa’dan gelecek arkadaşlarımıza yönelik hazırlıklarımız, projenin başlama tarihinin birkaç gün öncesinde yaptığımız toplantılarla başladı. Toplantılarda proje kapsamında Yerel Gündem 21 adına yapacağımız sunumlar ve diğer etkinlikler ile ilgili görev paylaşımı yapıldı. Daha sonra Avrupa’daki çeşitli sivil toplum örgütlerinden ve üniversitelerden gelecek olan gençleri dört gözle beklemeye başladık.

Misafirlerimizin gelmesi ile birlikte etkinlik de başladı. Projenin ilk gününde Gençlik Eğitim ve Kültür Merkezi’nde yapılan tanışma toplantısında hepimiz heyecanlı ve çekingendik. Ama saatlerin ilerlemesi ile birlikte “buzları kırma” aktivitesinin sonuçları alınmıştı. Gecenin sonunda heyecan ve çekingenliğin yerini birbirini anlamaya çalışan insanların samimiyeti almıştı. Gecenin başında özellikle İngilizce bilmeyen arkadaşların iletişim kurma konusundaki endişeleri, beden dilinin evrensel boyuttaki anlaşılırlığı ile yok olmuştu.

Ertesi sabah seminerlerle başlayan projenin yoğun programı içerisinde, kahve aralarında sohbet etme imkânı bulduğumuzda, yetersiz ve ‘kırık’ İngilizce ile karşımızdaki insanlar hakkında daha fazla bilgi edinmeye çalıştık. Seminerleri simültane çeviri eşliğinde pür dikkat izleyen bizler aslında içerikten çok üsluptan etkilendik. Çünkü ülkemizde çok sık görmediğimiz açıklıkta ve samimiyette üsluba sahip eğitmenlerin olması bizleri en çok etkileyen unsur oldu.

Gezinin ertesi günü, ülkelerine gidecek olan arkadaşları uğurlamak için otellerine gittik. Uzun süren bir vedalaşmanın ardından ve “biz buradan gitmek istemiyoruz” sözlerini duyarak onları otobüslerine bindirdik. Biz de projenin bitmesinden dolayı üzgündük. Onlar giderken biz de projenin süresinin ne kadar kısa olduğundan dem vurarak oradan ayrıldık.

Hep birlikte yenen yemeklerin, edilen sohbetlerin bizlere verdiği en büyük keyif, başka insanları tanımak ve onlarla paylaşımda bulunmak oldu. Bununla birlikte diğer kültürleri anlayan ve saygı duyan birer genç olmanın, toplumların birbirlerine olan önyargılarını kırmada en büyük güç olacağına inancımız kuvvetlendi.

 

* Karaburun Yarımadası YG-21

Gençlik Meclisi YKK Üyesi

Karaburun’un üretici kadınları

Söyleşi: Mustafa Kuleli

Kooperatifiniz ne gibi ürünler üretiyor?

Enginar, karabaş otu çiçeği, portakal çiçeği, ebegümeci çiçeği, gül ve kabak reçelleri, erişte, tarhana, zeytinyağı, kapari turşusu, kopanisti peyniri, peksimet gibi ürünlerimiz var. Ayrıca kalbur iğnesi, hisar işi gibi neredeyse unutulmuş el işlerini de üretip satıyoruz.

Kadınlar üretim ve satış süreçlerinde yer aldıktan sonra davranışlarında bir değişiklik oldu mu? Özgüven kazanma gibi…

Elbette oldu. Artık kadınlar çok rahatlıkla köy kahvesine gelip fikirlerini söyleyebiliyor. Ya da yaşını başını almış kadınlar bir toplantıda çıkıp yerel oyunlarımızı oynayabiliyorlar. Bir hayal gerçekleşti ve bizlerin de hayatı değişti tabi.

insanlarrKocalar ne diyor bu durumlara?

Kocalarımız da bize destek oluyorlar. Bazı arkadaşlarımızın ailesinde ufak tefek sorunlar oldu ama devreye girip sorunların üstesinden geldik. Takdir edersiniz ki hem evde hem kooperatifte çalışmak, hatta evini pansiyona çevirip –bir odada dahi olsa– misafir ağırlamak çok fazla özveri isteyen bir şey. Hem bizler, hem kocalarımız için…

Kimler alıyor ürünlerinizi?

Karaburun’a gelip giden herkes alıyor. Bunun dışında Amerika’dan, Yunanistan’dan, Norveç’ten bile gelip ürünlerimizi alanlar var.

Üretim sürecinde daha kötü malları kendiniz tüketip, iyileri satıyor musunuz?

Kötü ürün olmamasına gayret gösteriyoruz. Bir börek yaptığınız zaman, kenarlarını ev halkı yer, ortasını misafire ikram edersiniz. İyi ürün-kötü ürün demeyelim de, böyle bir fark olabilir diyelim.

Kapari yakın zamana kadar Karaburun’da çok ilgi gören bir ürün değildi. Çoğu zaman düşük fiyatla satılmak üzere toplanırdı. Ancak şimdi, özellikle büyük kentlerde kapariye yoğun bir talep var…

Kapari, batı dünyasında çok tutuluyor. Almanya’da 400 çeşit yemekte kullanıldığını internetten okudum. Biz de dedik ki, Karaburun’da kilosu 2,5 YTL gibi bir komik bir rakamdan gideceğine turşusunu yapalım ve satalım.

Nasıl yapılır kapari turşusu?

Üç hafta tuzlu suda (suyu devamlı değiştirilerek) bekletiliyor. Ondan sonra normal turşu muamelesi yapılarak üretiliyor.

Şiirlerle Karaburun gelin ve güveyi

Sabiha Tansuğ

evliKaraburun gelin ve güvey giysileri yöreyi doğasıyla, tarihi geçmişiyle Türkiye halkının kültür kökenlerini dile getirir… O nedenle Karaburun gelin ve güvey giysilerini görsel açıdan irdelediğimizde, çok renkli, coşkulu ve inançlar içeren uzun soluklu bir giyim kültürüyle karşılaşırız. Bu giysiler bizi evrensel kültür alışverişine götürür. İşte baştan ayağa çiçek motifleriyle bezemeli olan bu giysiler, bu toprağın doğasını ve kültürünü yaşatıyor ve geleceğe aktarıyor…

 

KARABURUN GELİNİ

Altın varaklı, defneyapraklı baş.

Çekilmiş dumanlı kaş,

Sıra sıra örülmüş sırmalı, telli saç.

Bu toprakların doğası,

Bahçesinde karanfil saksısı.

Nergis, gül, sümbül

Güzelim yanaklarına, perçemlerine dökülür.

Binlerce yıllık geçmiş kültür,

Gelinin defneyapraklı tacında görülür.

Ayşe’m gelin olmuş, sultan, kraliçe, tanrıça gibi süzülür

Tüm köylüler gelip gelini görür.

Düğün birkaç gün sürer.

Yenilir, içilir, türküler söylenir, oynanır, iş güç durur.

Kadın, erkek, çoluk, çocuk bu şölende mutlu olur.

Davul, gece gündüz durmadan vurur.

Sonunda gelin koca evine gitmeye hazır olur.

Telli serpme, al duvak yüzüne vurulur,

Üzerine sırmalı, al renk kenarları oymalı üç etek

Beline dolanmış püsküllü ipek

Başında çeşit çeşit taze çiçek

Ayağına giydiği pabuca da işlenmiş çiçek

Karaburun gelinleri, bahçeden,

Doğadan çıkmış taze yaprak çiçek

Şimdi sayfa arasında kalan kurumuş çiçek.

KARABURUN GÜVEYİ

Genç kız “tastar” işlemiş, püsküller bağlamış,

Damada armağan yollamış

Nakışlı, püsküllü ak “tastar”,

Kırmızı külah üzerine sarmış, dolamış

Çiçekli ucunu, bir omzuna bırakmış

Giyinmiş kuşanmış,

Ak şalvar, ak gömlek, ak kuşak

Kırmızı kutnu, kuşdili mintan

Hurma ağacı örgeli, “tel kırma” işli çevresi,

Geçmişi soylu, yirmi dört Oğuz Boyu

Diz altına uzanmış ajurlu çorabı,

Damatlık pabucu, yeşil yapraklı, “oğlan göbeği” nakışlı,

Olmuş bir demet çiçek

Gelin de damat da baştan ayağa yaprak ve çiçek

Bitkilerin çiçeklerin tanrıçası

Flora, Sanat yoluyla yaşıyor burada.

* Etnolog-Araştırmacı Yazar

Karaburun için dalış vakti

Mute Efendioğlu

balikGüneşli bir Haziran sabahında saat 10:30. Scuba Mimas dalış merkezinin Mimoza Koyu’na bakan kulübesinde dalışa hazırlanıyoruz. Dalış eğitmenlerinden Haluk Hoca, önce 10 dakikalık bir eğitim veriyor bana. Dalış kıyafetini, maskeyi, tüpü, tüpe bağlı göstergeleri ve bilumum teçhizatı ve bunların nasıl kullanılacağını anlatıyor. Ardından sıra geliyor su altında nasıl anlaşacağımıza. El işaretlerinin ne anlama geldiğini ve nasıl hareket etmem gerektiğini de öğrendikten sonra dalışa hazırım. Elbiseler giyiliyor, tüp ve ağırlıklar takılıyor, paletler ve su altı fotoğraf makinemiz elimizde veee işte sudayız. Paletleri takıp Mimoza Koyu’nu su altından gezmeye başlıyoruz.

Küçüklükten beri denize girdiğim bu yeri ilk defa görmüşçesine şaşkınım. Zira tüpten nefes aldığım için hiç su yüzüne çıkmıyorum ve sualtındaki hayatı bir film seyreder gibi seyrediyorum. Renk renk, çeşit çeşit bitkiler ve deniz canlıları var burada. Karaburun’daki balık çeşitliliği der dururuz ya, işte tüm o çeşitleri balıkçı Cengiz Ağabey’in tezgâhı dışında ilk kez bir arada görüyorum.

Hemşerim Ahtapot İle Kavgamız

Güneş altında, deniz dibine uzanmış bir denizyıldızını geçtikten sonra, eğitmenim Haluk bana bir şeyler işaret ediyor. Derken elini daldırdığı taşın altından koca bir ahtapot çıkarıyor ve uzatıyor bana. Ben de Karaburunluyum ya, hemen hamle yapıp almaya çalışıyorum ahtapotu. Ama ne mümkün! Tam alacağım derken hayvancağız kaçıveriyor elimden. E normal, deplasmanda sayılırız tabi. Yine hamle yapıyorum, bu sefer çok sıktığımdan olacak, ahtapot arkadaş benim tüpün hortumuna dolanıyor. “Sen beni boğdun, ben de seni boğacağım” hesabı… Bu girişimin ardından, Haluk Hoca’nın bütün çabalarına rağmen bırakıyoruz hemşerimiz ahtapotu ve o da mürekkebi aracılığıyla bize teessüflerini bildirerek uzaklaşıyor yanımızdan.

Yavru Balıklar İtina İle Beslenir

Sualtı bu, aksiyon biter mi? Haluk, deniz dibinden bir denizkestanesi alıp taşla kırarak bana veriyor. Başta elimde kestane aval aval bakarken, meseleyi sonradan anlıyorum. Küçük küçük bir sürü balık ürkekçe yanıma gelip elimden denizkestanesinin içini yiyor. Hep onlar bizi doyuracak değil ya, biraz da biz onları doyuralım. Böylece denizlerimizde nesli tükenmekte olan balıklarımıza da destek oluyoruz.

Sualtında geçirdiğimiz bir saat boyunca, üzerimdeki onca ağırlığa ve hayatımda ilk defa taktığım o koca paletlerle hareket etmenin zorluğuna rağmen, sudan çıktığımda hiç yorgunluk hissetmiyorum. Hani hep söylerler ya “akvaryuma bakmak insanı dinlendirir” diye, işte koca bir akvaryumun içinde tüm deniz canlılarıyla beraber olmak insanı nasıl dinlendiriyor, artık siz düşünün.